Sitene ekle Facebook'tan bizi takip edin! Twitter'dan bizi takip edin! Anketler Hava Durumu Öğretmenin Pusulası RSS Haber Kaynağı Anasayfa Foto Galeri Video Galeri Güncel Eğitim'de Ara Youtube e-Bordro Güncel Eğitim Araç Çubuğunu indir Gazetelerin ilk sayfasını oku Çocuklar için oyunlar İletişim formu Ekibimiz (Künye) Güncel Eğitim Haberleri Facebook Sayfamızı Beğen!
İzmir Gündem Ekonomi Etkinlik Sanat Eğitim Kadın Sağlık Teknoloji İnternet Spor
 

Film Tavsiyesi: Saç

 
  
 
     
Film Tavsiyesi: Saç

İzlemekte geç kaldığımı düşündüğüm bir şaheser...




ÖZET: Tarlabaşı'nda perukçuluk yapan Hamdi, yalnız yaşayan bir adamdır. Eski bir arabadan başka hiçbir şeyi yoktur. Günlerini ve gecelerini, aynı zamanda evi olan dükkânından sokağa bakarak, gelip geçen arabaları ve karşı kaldırımda bekleyen fahişeyi izleyerek geçirir. Yakında kanserden öleceğini bilen Hamdi'nin tek isteği, ölmeden önce uzaklara gidebilmektir. Aradığı ülkenin Brezilya olduğuna karar verir ancak Brezilya müzikleri dinlemekten de öteye gidemez.

Bir gün dükkânına saçlarını satmak isteyen Meryem gelir ve Hamdi'nin dünyası değişir. Bastıramadığı bir güdüyle Meryem'i takip etmeye başlar. Bir süre sonra Meryem de takip edildiğini fark eder ve olaylar karmaşık bir hal alır...

47. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü’nü Kavşak filmiyle paylaşan Saç, Görüntü Yönetmeni Ercan Özkan’a da ’En İyi Görüntü Yönetmeni’ Ödülü’nü kazandırdı. Ayrıca 30. İstanbul Film Festivali'nde En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Kadın Oyuncu ödüllerine layık görüldü...




              Tayfun Pirselimoğlu 'Rıza' ile başlayıp 'Pus' ile devam eden ölüm ve vicdan üçlemesini 'Saç' ile sonlandırıyor. Biraz sabır ve bolca sükûnet gerektiren bu final filminde Pirselimoğlu yaşama bir türlü dâhil olamayanları yahut yaşamın bir türlü kabul etmediklerini çıkarıyor karşımıza. 'Saç' filminde yaşam iki şekilde ele alınıyor: yansıyan ve yaşanan. Hemen hemen hiç hareket etmeyen kamera ile yansıtılan durağan hayatlar ve bu hareketsizliğe inat arka fonda akıp giden yasam.  Hiç bir karakter ne hayatına ne de yalnızlığına kimseyi dahil etmiyor, hepsi kendi kanıksanmış yalnızlıklarını yaşıyor. Sürprizden uzak, beklentisiz ve umutsuz. Yaşamlarında ısrarla aynılaşan aynılaştıkça yabancılaştıkları mekânlarına hapsediyorlar kendilerini.

             Hamdi'nin kimsenin uğramadığı perukçu dükkânında hızına ayak uyduramadığı yaşamı pencerenin ardından seyretmesi, Musa'nın ise dünya ile aidiyet bağını koparanlardan yaşamın izlerini silmesi bu kenarda kalışın, başkalaşmanın en belirgin göstergesi. Birinin ölü bedenler diğerinin ise artık sahipsiz kalan saçlar yoluyla temas ettiği yaşam ile aralarında derin uçurumların oluşmasına neden olan aslında her ikisinin de yaptığı işler. Meslekleri yalnızlıkları ile yüzleşmelerine neden oluyor.

            Hamdi'nin Meryem'e yaklaşması Musa'nın Meryem'den uzaklaşması ve Meryem'in de kendine sığınması hikâyenin merkezinde yer alan dışarıda kalma duygusunu bastıramıyor. Bazı noktalarda yaşam insanları çemberin dışında bırakıyor, filmin hemen her sahnesinde tanık oluyoruz bu kopuşa, boş sokaklarda yapılan takipler, Hamdi ile Meryem'in arka planda bir nehir gibi gelip geçen arabalara inat kıpırtısız ve silik göründükleri köprü sahnesi hayatlarımızdan bağımsız var olan yaşama dikkat çekiyor. Pirselimoğlu, aynı varoluş izlerini Perukçu dükkânının karşısında yer alan dev ekranda gösterilen hareketli karnaval görüntülerine odaklanarak ya da Hamdi'nin loş odasında sessiz bir şekilde yatağına uzandığı sırada pencereden görünen yanıp sönen neon ışıklarını mizansene katarak içerisi ve dışarısı ayrımını, hayat ile yaşamın başkalığını ısrarla vurguluyor.

         Kimsenin başkasının sorumluluğunu almadığı ve kendi kapalı dünyasında yaşadığı 'Saç', esasen kabına sığmayan bir kentin taşıp dışarıda bıraktığı, toplumsallıktan uzaklaşıp mecburi bir aşırı bireyciliğe doğru evrilen insanların hikâyesini anlatırken insanın yaşamla temasının yine insanın insanla teması üzerinden olabileceğine dair ipuçları veriyor.



Tayfun Piselimoğlu ile üçlemesinin son filmi “Saç”ı konuştuk:

Merhaba Tayfun Bey, öncelikle bizi kırmayıp bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.  Öncelikle sormak istediğim, böyle başarılı bir filmografide, “Saç” nasıl bir yerde duruyor?  Özellikle üçlemenizin içerisinde değerlendirmek gerekirse önceki filmlerinizden daha özel ya da farklı bir yanı var mı?

Saç, ölüm ve vicdan meselelerini irdeleyen diğer iki filmle birlikte İstanbul’da hayata bir türlü dahil olamayanların hikayesini anlatıyor. Diğerlerine göre daha merkezde ama hayatlar aynı sıkıntıdan mustarip. Bu üçlemenin içerisinde bir nokta olması nedeniyle belki bir ölçüde ayrı durduğu bir yer var.

Bir perukçunun öyküsünü anlatıyorsunuz. Bir insanın aklına kolayca düşecek bir çıkış noktası yok filmin. Nasıl aklınıza geldi?

Tarlabaşı her geçenin gözüne takılacak derecede çok sayıda perukçu barındırır. Aslında İstanbul’un başka yerlerinde de -bu ölçüde olmasa bile- perukçuların bir arada oldukları yerler var. Ancak şehrin ortasında bir yerde bu kadar çok peruk satılması ilginç bir hal. Ne zamandır saç satan ve alan birisinin hikayesini anlatmak istiyordum. Bunun için çok sayıda perukçu da dolaştım. Tuhaf bir alışveriş bu; bedeninize ait telleri satıyorsunuz ve o teller bir başka bedene ulaşıyor. Saçın bizatihi kendisi de bu toplumda çok önemli; hem bir ölçüde pornografik, hem de kutsallık atfediliyor. Bu tuhaf ilişki hep ilgimi çekti benim.

“Rıza” , “Pus” ve sonrasında “Saç”, üçlemenizdeki yalnızlıkların açık bir sebebi var mı? Karakterlerinizin yaşadıkları, topluma daha iyi entegre olmuş karakterlerin başına gelemez miydi?

Bu gün yaşanılan hayatların onları savurduğu yerde olan bitenle ilgiliyim. Önü alınamaz bir biçimde büyüyen, büyüdükçe daha çok iştahlanan bir şehrin yutmaya çalıştığı hayatların yardımsız kalmaları halidir bu. Bu ‘halin’ insanı yalnızlaştırması, sessizleştirmesi, suça itelemesinden daha ‘normal’ ne olabilir? Dahil olunamayan hayatın televizyon ekranlarına, ya da  akıp giden trafiğin öte tarafına bakarak izlemek dimağlarda ne izler bırakmaktadır dikkat etmek lazım.  Ötekileri yiyerek büyüyen sistemin entegrasyondan anladığı da, sunduğu  hayata dahil  ederek  ‘mutlu’ etmek; evet bir de  yok olmak seçeneğiniz var…



Hikayenizin ana omurgasını oluşturan Hamdi karakterinin biraz komik ve sıradışı bir hayali var: Brezilya’ya gitmek… Karakterinizin bu hayali, kim olursa olsun herkesin “kurtuluş” için bir ümidi vardır demek için miydi? Bir yandan da onun büyük bir ihtimalle asla oraya gidemeyeceğini hissettirerek öyküyü karamsarlaştırmak mı istediniz?

Brezilya sambası, eğlenceli görünen hayatı  ve futboluyla biz Türkler için gerçek bir cennet tasavvuru oluşturur.  Ölmek üzere olan Hamdi’nin gitmek istediği yerin Brezilya olması böyle bir ironiyi barındırıyor. Şu da var ki, ne yapsa, ne etse oraya gidemeyeceğini biliyor Hamdi. Nafile bir umuttur bu.

Filmlerinizden hareketle, karamsar bir kişi olduğunuz söylenebilir mi?

Kısacası, evet. Dünyanın gidişatının iyi bir yolda olmadığını düşünenlerdenim. Ne ki, bunun gerektiğini de düşünüyorum. Dibi bulmadan huzura kavuşamayacağız.

Yalnızlık filminizdeki bütün karakterlerin üzerine yapışmış vaziyette. Hatta son derece kopuk bir karı-koca ilişkisiyle de yalnızlık duygusunu iyiden iyiye hissetiriyorsunuz. Sizce, biz insanlar birbirimizi bazen anlamıyor ya da anlamaya çalışırken sevemiyor muyuz?

Bu hayatın bizi sıkıştırdığı yerde bir başımıza kaldığımızı hissediyoruz. Sistem sizin mutlu olmanız için sunduklarına sahip olabilmeniz için ödemeniz gereken bedelleri sıralıyor. Oysa onlara asla sahip olamayacaksınız; ancak sahip olabilme ümidini kaybetmemeniz için sürekli bir baskı altındasınız. Yeniden tanımlanmış bir huzur için istenildiği biçimde yaşamalısınız. Oysa bu hayatın  doğal hali değil; eğilip bükülmüş ve size uygun hale getirilmiş bir zırh; sizi değil sizin dışınızdakileri koruyor. Orada yalnız kalırsınız tabii ki. Bu sistemin Türkiye’de yarattığı hasar yalnız ahlak açısından değil, yarattığı travmanın niteliği konusunda da incelenmeli.

Meryem’in ilgisiz kocası Musa’nın morgda çalışıyor olması, ölüm mefhumunu filmin içerisine iyice katmak için miydi?

Öyle de denilebilir. Ölüm hayatın tam ortasında yer alıyor.

“Saç”ın finalindeki tuhaf, beklenmedik ve kesinlikle filme bambaşka bir boyut kazandıran gerçeküstücülük, yalnızlığın kısır döngüsünü körükler nitelikte mi sizce?

Hayat, görünenler , görünür sandıklarımız ve görünmeyenlerin toplamından ibaret değil midir?


Kameranızı film boyunca neredeyse hiç hareket ettirmemeyi, her şeyi sihirsiz, olduğu gibi sunmayı ve sinemanın ilüzyonundan yararlanmamayı tercih ediyorsunuz. Bu seyreden kişinin filmlerinizdeki matem duygusunu ve hayatın durağanlığı hissetmesi için mi?

Bu, yalın, sizin değişinizle ‘sihirsiz’ -ki, çok sevdim bunu- bir sinemanın bıraktığı bir izlenimdir. İzleyiciyi, kolay olsa da çok etkili unsurlarla ‘büyülemeyi’ seven bir yönetmen değilim. Hayatın da bizatihi böyle olduğunu düşünüyorum. Yapay bir hızın, doğal olmayan bir akışın hayatımızı kapladığını düşünüyorum. Bunun kırılması gereken bir durum olduğuna inanıyorum.



Filminizin Münih gösteriminde bulunuyordum. Gösterimden sonra gelen sorular genel olarak uzun çekimlerin sinemanızda neden bu kadar çok kendine yer bulduğuydu. Siz de zaten gösterimden sonra son derece mütevazi ve muzip bir tavırla izleyen herkese sabırları için teşekkür ettiniz. Zor filmler çektiğinizi düşünüyor musunuz?

Filmlerimin ‘zor ‘ olarak nitelendirilmesini tuhaf buluyorum. Tuhaf olduğu kadar da vahim.  Zira, bu ‘kolay’ filmlerin varlığına da işaret ediyor. Nedir zor; nedir kolay? İzleyici bir de bunu sorarak kendisi ile ilgili de düşünmeli.

Sinemaseverler “Saç” filmini izlemeye gerekirken kendilerini neye hazırlamalılar?

Ne diyeyim buna? Zor bir filme mi?!

“Saç” filmi ile biten üçlemeniz bundan sonra yapacağınız sinema ile ilgili ipuçları veriyor mu? Aklınızda bundan sonrası için neler var? “Öteki”nin hikayesini anlatmaya devam edecek misiniz?

Saç ile bu üçleme sonlandı. Yeni bir projeye başladım. ‘Kimlik’ ile ilgili bir hikaye. Sizin deyişinizle, ‘ötekini’ anlatıyor.

Türk sinemasının son dönemiyle ilgili son birkaç şey söylemek ister misiniz?

İyi bir gidişattan söz edebilirim. Çeşitlilik de, üretim de arttı. Ne ki, nicelikteki artış ölçüsünde niteliksel bir sıçrama olduğunu düşünmüyorum.

Bize vakit ayırdığınız için bir kez daha teşekkür ederiz.

Kaynaklar: beyazperde, ekşisinema, radikalblog

http://www.youtube.com/watch?v=DhsdUjttmjs






Facebook Twitter

 

Kültür Sanat

Sıla ve Efe Bahadır Dünyaya Açılıyor

Sıla ve Efe Bahadır Dünyaya Açılıyor


İzmir’de keşfedilmeyi bekleyen 7 yer

İzmir’de keşfedilmeyi bekleyen 7 yer



 

Kültür Sanat Güncel Başlıklar

 

Çok Okunanlar

  •  
  •  
  •  
  • Bugün haber eklenmedi.
  • Son 7 gün haber eklenmedi.
  • Bu ay haber eklenmedi.

Bizi Facebook'tan Takip Edin!

 

Seçtiklerimiz

   

 

 

EGESES Ege'nin Sesi... egeseshaber@gmail.com
RSS | Yönetici | Sitene Ekle | Künye | İletişim